Kendi blogunu oluştur ;)
KütüphanemRSSYorum RSS

İçe Dönük Konuşmanın Gücü kitap özeti 

Beynimize ne koyarsak onu geri alırız. Bilinç altımız bir süngerdir; yeterince sık ve kesin söylerseniz ona söylediğiniz her şeye inanacaktır. Bir yalana bile “ Beynimiz, ona söylediklerimizi mantık ve doğruluk süzgecinden geçirmediğinden, yıllar boyunca tutumlarımız ve inançlarımız doğrultusunda yaptığımız programları harfi harfine uygular. Dolayısıyla içe dönük konuşmayla uzun zamandır yaptığımız negatif yönlendirmeyi ortadan kaldırmak tamamen elimizdedir.

Bir insanın geleceğini yönlendirmesi, mutlaka o insanın kendisini yönetmesiyle başlar. Yönetim sonucu ortaya koyduğumuz davranışlarda sırasıyla söyle etkilenir ;

1. Programlama inançları yaratır.

2. İnançlar tutumları yaratır.

3. Tutumlar duyguları yaratır.

4. Duygular eylemleri belirler.

5. Eylemler sonuçları doğurur. Dolayısıyla kendimizi iyi yönetmek ve sonuçları değiştirmek için atacağımız ilk adım programımızı değiştirmektir. Olumsuz düşünmeyi durdurmaya karar verdiğimiz ve eksinin yerine koyacağımız hazır, yani olumlu sözcüklerimiz olmadığı zaman daima geçmişin eski, rahat, olumsuz içe dönük konuşmasına döneriz. Vermiş olduğumuz kararı destekleyecek içe dönük konuşma yöntemleri ise şöyledir ;

1. Sessiz içe dönük konuşma.
2. İçe dönük sözler.
3. İçe dönük sohbet.
4. İçe dönük yazma
5. Boşa k0onuşma.

Sırasıyla bu basamakları hazmederek kullanırsak ulaşacağımız sonuç ise şöyledir;

“Mücadele, yenme, çözüm ve kazanma günlük hayatımda ilke edindiğim kelimelerdir. “Mücadeleler” fırsatlardır. “ Onları yenmek ise kaçınılmaz sonuçtur. “ Çözümler “ başarıya tırmanma basamaklarıdır ve “ Kazanmak “ benim hayat tarzımdır.

İçime Gir Ama Sigaranı Söndürme kitap özeti 

YAZAMAYAN YAZAR

Günlerdir yazamıyordu. Çalışan insanları delicesine kıskanıyor içindeki boşluğun gün boyu nöbetini bekliyordu. Günlerdir hiçbir okuru ne telefon ediyor nede iki satır yazı yazıyordu. Adres ve telefon defterini çıkarıp onları tek tek aramaya başladı. Ama yinede bazı eski okurları onu evlerine konuk ettiler ve arkadaşlarına “yazamayan yazar” diye onu tanıttılar. Böyle durumlarda kendisini türü bitmiş egzotik hayvanlar gibi hissediyordu. Bir süre sonra artık kendi gibi insanları arayıp bulmuştu. Artık ona acı veren o ruhundaki gözlemci değildi , onun bir türlü göremediğiydi. Onu kendine sürgün eden bir kurguda yaşıyor olması değildi, asıl vatanının nerede olduğunu bilemeyişiydi.

ÇAYCI ALİ

Yoksul ama benzersiz ve küçük mutlulukları var demekti. Çay henüz her şey bitmedi demekti. Çaycı Ali , okul okumamıştı ,okuyan bütün o zeki insanlar gibi hayatı bizlerden daha iyi biliyordu. Ali zeki ,gözlemci , hayatı iyi okuyan biriydi, ama bir o kadarda duygusaldı. Güneş gazetesinin o zamanki sahibi dünyanın en zengin adamlarından biri olan “Asil NADİR” di. Yılda bir iki kez gazeteye uğrar , kapalı kapıların ardında yöneticilerle konuşur ve dev gibi korumalarıyla yine Londra’ ya geri dönerdi. İlk kez kadrolu çalışmaya başladı ve iyi para kazanıyordu Cihangirde yeni bir ev tutmuş ve istediği gibi döşeyebilmişti.

Asil NADİR’in Londra da dolandırıcılıktan tutuklandığı gün aralarındaki en sakin insan Yine Çaycı Ali idi. Ve o borçlarını ödeyebilmek için aldığı eşyaları yok pahasına satmaya başladı. Ödenmeyen borçlar yüzünden sular idaresi gazetenin sularını kesmiş ve hademelerde artık işe gelmiyordu. Sekizinci ay olmuş yine maaş alamamıştı. Kitaplarını , daktilosunu sıkıştırdığı elbisesi ile yıllardır ayrıldığı karısının evine döndü. Yine bir sabah çakmağını yaktı ve haftalardır temizlenmeyen tuvaletlerden sızan ağır kokuların kapladığı karanlık merdivenlerden çıkıp Alinin çay ocağına çıktı. Ona çay söyledi kabul etti. Çünkü çay her şey kötüye gitse bile yaşamak güzel şey demekti.

DÜŞ ÜLKE

Geceleyin aniden elektrikler kesildi . Sokağın ucundaki elektrikçi henüz kapanmamış umuduyla koştu. Dükkanın ışıkları yanmıyordu, kapı açıktı içeri girdi. Delikten bakınca aşağıda insanların dolaştığını gördü. Merdivenlerden aşağıya indi yerin altında bambaşka bir kent kurulmuştu. Çevresindeki insanların kendi sokaklarından yüz yüze aşına olduğu çıraklar olduğunu gördü. Yukarıdaki şehirde tedirgin olan çocuklar burada son derece neşeli görünüyorlardı. Burası düş gibi bir yer neler olduğunu anlatır mısınız bana dedi. Mahcup bir tavırla biz buraya sosyalizmi kurduk dedi. İnsanlar bizlerle ortak şeyler yapmak istemezler. Bir an durdu gerçekten burada yaşamak istiyor musunuz ? Evet dedi . Başarı ve ayrıcalık kazandıkça yeni ıstıraplara , haksızlıklara gerilimlere neden oluyor. Ama yinede düş ülkeye kavuşabilmek için bu karanlık yerde kazandığım ve ayrıcalıkları terk etmeye hazır hissediyordu kendini . Demek ki henüz aşağıdaki düş ülkede yaşamaya hazır değildi.

SALİH ABİ

Bizden beş, altı yaş büyüktü Salih abi Tuhaftı uyumsuzdu, okumamıştı, kimsesi yoktu geniş yakalı eski moda gömlekler giyer gökyüzünü saatlerce seyrederdi. Herkese karşı çok dikkatli bir insandı. O çok eski şişe dibi gözlüklerini takıp birazcık yazdığı şiirlerden okurdu. Cahide SONKU’ya yazdığı bir şiir vardı ki onu okurken kendinden geçerdi. Bir hafta sonu hep birlikte şehir dışına gittik omzuna başını dayayan birinin elini tutup okşadı.

Hakkında çıkan kötü bir dedikodudan sonra Salih abiyi ne bir meyhaneye , bir geziye çağırdılar beraber geldiğimizde ise soğuk davrandılar o ise kendisini hiç savunmadı. Aradan aylar geçti yaz bitti zalim kış günlerinden biriydi. Arayan gazeteci arkadaşımdı Salih abi yi son kez görmek istiyorsan hemen taksiye atla gel dedi. Yaz geceleri hep birlikte içki içtiğimiz ama kışları kapalı meyhanenin önündeki sokağın kenarına kurduğu koca masada tek başına oturuyordu. Çırılçıplaktı ilk kez protesto etmek için elbiselerini yakmıştı. Rakı kadehi tutuyordu üzerine lapa lapa kar yağıyordu. Korkunç soğukta bile yüzündeki ifade yine her zaman olduğu gibi bağışlayıcı idi .Donmuştu Salih abi.

SÖYLESENE SANA NE YAPTIK BİZ

Güzel yaşamalı demekten başka sana ne yaptık . Diyalektiğe inanmazsan burada zaman geçmez. Beşiktaş ta çarşının içinde yeni bir restoran açılmış aslında lüks görünüyor pahalı bir yere benziyordu. Girse mi girmese mi diye düşünürken kendini içerde bir masada oturmuş buldu. “Hoş geldiniz yalnızsınız galiba” başını kaldırdı, lacivert önlüklü pembe fularlı , saçları iki yandan örgülü garson bir genç kızla karşılaştı. Tanrım ben bu yüzü nereden hatırlıyordum dedi. Ben sizi nereden tanıyorum. İstanbul da bir kültür merkezinde beni ağır bir dille eleştirmişti. Sol Ortodoks siyası gruplarının birinin üyesiydi. Ertesi gün yine restorana gitti gözleri garson kızı aradı ama görünürlerde yoktu. Onu bu sabah işten çıkarmışlardı. Müşterinin önünde dizini bükmüş o yüzden. “Bu yüzden insan mı kovulur” diye bağırdım. Beni ite kaka sürükleyip erzak deposu gibi bir yere getirdiler her tarafıma vuruyorlardı bir ara tekme ve yumruklar kesildi. Mutfağın yanındaki erzak deposunun kapısı açıldı biri beni restoranın arka kapısına çıkardı ve kapının önündeki basamaklara oturttu. Hem diyalektiğin yasalarına göre böyle olması gerekiyordu. Diyalektiğe inanmazsan burada zaman geçmez abi.

SEMPATİZAN

Üniversiteye yeni başlamıştı. Yolu Ankara’ya düşmüştü. Bir öğrenci yurdunda kalmıştı. Oraya bir İllegal bir öğrenci geldi . Hızlı bir militan olduğu belliydi. Üniversiteye kayıt olur olmaz girdiği İllegal örgütte sempatizandı. Örgütün şefi içimden geçenlerin ne kadarını bilir benim hakkımda ne düşünürdü bilmiyordu. Sonra askeri darbe geldi bizim örgütü ve bütün örgütleri kapattılar. Hepimiz dört bir yana savrulduk. Aradan yıllar geçti şef ve yardımcısı hediyelik eşya dükkanı açmışlardı. İş yerlerini sora sora güç bela buldum. Bana yine sempatizan diyorlardı anlamıştım gerçek adımı bilmiyorlardı. Eski şef “şimdi sen ne iş yapıyorsun” diye sordu. Ona işsiz olduğunu söyledi. Ve iş tekliflerini kabul etti. Çalışanlara maaş ya geç ödeniyor hakkını arayanları da kovulmakla tehdit ediyorlardı. İlk ay maaş vermediler yıldızlardaki hapishanelerde yatan arkadaşlarına gönderdiklerini söylüyorlardı. Maaşına karşılık müzik kutusunu ayırdı yanına. Aradan yine yıllar geçti Eski şefle yardımcısının iflas ettiğini öğrendi. İstanbul’da Boğazın kenarında bir balıkçı barınağında yaşıyorlardı. Bu ülkede kim olduğunu ve ne olması gerektiğini bilmeyen bir sempatizandı o.

ÇIPLAK

Anadolu Hisar hanesindeki balıkçı tanıdıklarının yanında almıştı. “Sizi asla düşünmüyoruz, sizin neler çektiğiniz umurumuzda bile değil” diyerek, balıkçılardan biri kibarca onu sandaldan kovmuştu, ve o gece şiddet yanlısı bir nihilist olmaya karar verdi. Balıkçılar gecenin geç vaktinde içkilerini bitirmiş sandallarını terk etmişlerdi. Ama aralarındaki tartışma bitmemiş ve alevlenmişti. Hatta bir ara biri diğerine yumruk salladı ve öbürü yere yuvarlandı. İki balıkçı arkadaşlarını bırakarak oradan uzaklaştılar ve hiçbir şey olmamış gibi öpüşüp vedalaştılar. Doğuluk bizim insanımızın bütün değerlerini çürütmüş aydınımızı ise kompleksli ve halkını küçümseyen zavallı konumuna düşürmüştü. Onu küçümseyen onu asla anlamayacak ve değer vermeyecek bu devleti sarsmak ve bu sisteme karşı koymak için militan derviş olarak mücadele edebileceğini düşünüyordu. Bu yüzden büyük özlemi militan bir derviş olmaktı. Türkiyeli bir suçluydu o, adı Cezmi ERSÖZ dü.

ÖMRÜM İSYANKAR

Otobüs aksi gibi bir saat rötar yapmıştı. Saat 24:00 di ve sokağa çıkma yasağı başlamıştı. Son askeri darbe olalı aradan kaç gün geçmişti şimdi hatırlamıyorum düşünceleri karışmış ve bu yüzden yolunu kaybetmiş garip bir yaratık gibi düşünüyorken ansızın önünde siyah reno marka bir araba durdu. İçindeki ile nereye gittiğini sorarak beni oraya bırakmayı teklif ettiler ürkekte olsa bindim. TRTde çalıştıklarını öğrenince korkum biraz olsun geçti. Beni aradığım evin önüne kadar bıraktılar. Zili bir uzun bir kısa çaldı parolaydı bu kapıyı bana meraklı gözlerle bakan genç bir kız vardı arkadaşının adını verdi kendini tanıttı evin etrafı darmadağın ve buz gibiydi. Ama şair arkadaşını odası sıcaktı. Pazar akşamları ve diğer günlerin akşamları soframız pek yoksul olurdu. O zaman şarkılarla doyururduk karnımızı. Onun bizlerden daha önemli işleri randevuları ve zaman zaman katıldığı gizli toplantıları vardı. Şairi o kadar çok seviyorlar ve onun kendi evlerinde kalmasından o kadar mutluydular ki ailelerinin gönderdiği harçlıklar geçinmelerine yetmediğinden okuldan çıktıktan sonra ev ev dolaşıp çorap nevresim vb. şeyler pazarlıyorlar ve kazandıklarının bir kısmını şaire cep harçlığı yapsın diye veriyorlardı. İstanbul’a döndükten kısa bir gün sonra bir iş için yine Ankara ya gelmem gerekti. “Bizim her şeyimizi çaldı tek kelimeyle her anlamda göçtük”. Yok pahasına satmıştı onları, iş sadece bunlarla da bitmiyordu yatırmak için aldığı telefon, kira paralarını da almış ve ödememişti. Telefon birkaç hafta sonra kapanmış ardından ev sahibi kapıya dayanmıştı. Demek ki güvenip evlerini açtıkları bir şair ağabeylerinin ihanetinden sonra bir zamanlar birlikte yaşadıkları o hülyalı , o çocuk ruhları hayatın sert kayalarına çarpmış ve parçalanmıştı. Ve aradan uzun yıllar geçti. Geçen gün hiç bir şey olmamış gibi yapıp yanıma geldi ve ben sormadan o söyledi özelleştirmeyi öven bir reklam filmi hazırlıyormuş. Şiiri ise çoktan bırakmış.

ŞARKICIYI KAÇIRMAK

Amerikalı şarkıcı üç protest şarkı daha söyleyip gidecekti. Bütün zamanı aylar öncesinden en küçük ayrıntısına kadar planlanmıştı. Birden kaçırmalıyım, ona hiçbir şirketin finanse etmediği şiirlerimi okumalı, güvenlik firmaları tarafından korunmayan hayatımı göstermeliydim. Onu babamla birlikte gittiğimiz tekerlekli ve tahtadan çay ocağı olan eski çay evine götürecektim. Gittiğimiz yerde ona şiirlerini okumak istiyordum. Ama o buna “imkansız, olmaya bilir istersen sen şimdi oku” dedi. Tam o sırada televizyona muhalefet partilerinden birinin lideri çıktı ve öfkeli bir ses tonu ile ünlü protest şarkıcının kaçırılmasını lanetledi. Bu sözlere protest şarkıcı alaylı bir şekilde gülümsedi. Bu sırada bir posta treni geçmeye başladı pencerenin birinde babamı gördüm. Kaçırdığın protest şarkıcı emektar çaycı aynı anda henüz her şey bitmedi dediler ve en son bende aynı şeyi tekrarladım. Henüz her şey bitmedi.

CAMLARI SİYAHA BOYALI PAVYON

Kötünün rengine boyanmıştı pavyonun camları siyahtı. Oysa ne çok haksızlığa uğramıştı siyah renk pavyonun camları siyahtı pavyon kendine kapanmıştı. Üniversitede okuduğum yıllarda Beyoğlu’nda muhasebecilik yapan dayımın yanında çalışırken defterlerini tuttuğumuz böylesi pavyonlara sıkça girer çıkar ,buradaki kadınların işlerini düzenlerdim. Beni çok severlerdi. Oturacak bir yer aradı kendine. Bir anda saçları iki yanında örülü beyaz gömleği dizinin altına kadar gelen beyaz çorabıyla on yaşlarında bir kız Ayşe’nin mumlarını üflediği postadan kesilmiş ince bir dilimle limonatayı ikram ederken, garson “iyi geceler buyurun bu size ikramımız ,siz bizim bu gece tanrı misafirimizsiniz” dedi. “Kızımın doğum gününe gelmekle şeref verdiniz “ diyerek elimi sıktı. Asıl kötülük; çıkarları gereği kendini olumlu, legal, iyi sanıp dünyayı ve ruhlarımızı mahveden bu sistemin kurgusuna hiç direnmeden bir an önce uyum sağlayan insanlarda görüyordu. Ben kendimi eskiden kapısını korkarak aralayıp girdiğim bu camları siyaha boyalı pavyona benzettim.

ARKA ODA

Artık hiçbir işte çalışmayacaktı. Kimseye boyun eğmeyen bir aylak olacaktı. Seyfi isminde oğlunun evinden kovduğu çok yaşlı kalp hastası biriyle yaşıyordu. Seyfi amca emekli bir inşaat işçisiydi. Bir gün kahvede otururken çaycı beni telefondan aradıklarını söyledi. Merakla telefona yöneldi. Hafta sonunda onlara bu imkanı tanırsak bir yıllık kirayı ve acil masraflarımızı karşılayacaklarını söylüyorlardı. Üç gün sonra bir Cumartesi sabahı geldiler. İki erkek bir kadın, Seyfi amca yerdeki yatağın kenarına ilişmiş bende gazeteyle kapatmış camın önünde onları seyrediyordum. Kapıyı açmamı istediler, hayır dedim. Bu inadım onların iştahını kabartmıştı. Birden bire saldırıp, beni kenara itip kapıya yüklenmeye başladılar. Belimden tabancamı çıkarttım ve def olun gidin buradan paranızı başınıza çalın defolun diye bağırdım. Belki de hayatımda ilk kez romanlarda aradığım o kadını gerçek hayatta bir gün bulacağıma inanmaya başlamıştım . Ömrümü ilk kez ona laik buluyordum.

SUÇTUR ÇOCUĞUN OLMAK

Kadınla erkek büyük şehirlerin birinde muhtemelen bir hafta sonunda vakitlerinden akşam üstü evlerinin salonunda dertleşmektedirler. İkisi de birbirine uzak olmanın nedenlerini düşünmektedirler. Kadın kimseyi kocasını sevdiği gibi sevmediğini söylemekte ve ondan ayrılmak istese bile ondan kopamadığını, hayatını onunla sürdürmek istediğini belirtmektedir. Her yerde her şeyle karısını görmekte olduğunu söylemektedir. Kadın yaşadıkları inançsızlık, yalnızlık ve dinmek bilmeyen öfke ve hırçınlığı giderici bir teklifte bulunur. Bir çocukların olmasını. Adam suçtur çocuğun olmak diye cevap verir. Buna kendinin mutsuzluklarına bir çocuğuna etkilenmemin doğru olmayacağını savunur. Erkek bu dünyada herkesin hatırlayacağı hiç unutulmayacağı bir insan olmak istediğini dile getirir ve sadece kadını onun hatırlamasını yetmeyeceğini söyler.

HAYAT GÜZEL ÖMÜR KISA

Gazetedeki adam bir otogarı andırıyordu. Uzak şehirlerden gelenler, yıllar önce yitirdikleri dostlarını arayanlar, kimsesizler hep benim odama gelirlerdi. Nasıl olduysa bir gün odamda tek başınaydım, dışarıda yağmur yağıyordu. Odamın kapısı yavaşça açıldı. İçeriye elleri ve yüzü morarmış bir adam girdi. Yağmur adam hapisten yeni çıkmıştı bu çehre iş aramaya gelmişti. Aradan bir iki hafta geçti kapım yine usulca açıldı henüz işle ilgili bir haber çıkmadığını söyledim. Adam hayaletini bırakıp gitti. Bir gün adam otogar gibi beni yanına çağırdı. Yazımı yarım bırakıp kalktım. Salonun ortasındaki büyük odaya girdim. İçeride yağmur adam oturuyordu. Ama bu sırada yağmur adam beni yine yanına çağırdı ve masanın üzerinde benim yazım duruyordu. Kurşun kalemle çizilmiş, bir çizgi ile yazılmış yazım neredeyse ortasından ikiye ayrılmıştı. Yazının üst kısmını beğenmediğini dile getirdi Sadece alt kısımdaki bölümün basılacağını haber vermek için beni çağırdığını söyledi. Bir grup arkadaş gazeteden ayrılmak zorunda kaldık. Aradan bir yıl geçmişti ki eski eşimin ameliyata alındığını duydum, soluğu hastanede aldım. Bir sabah elimdeki çiçeklerle merdivenlerden çıkarken alt kattaki odada yağmur adamın karaciğer kanseri olduğunu duydum. Hiç düşünmeden odasına girip çiçekleri yatağının baş ucuna koydum. Gözleri doldu. Niçin geldiğimi sordu . Tıpkı onun bana dediği gibi hayat dedim hayat.

ZEMİN KATTAKİLERİN ÖYKÜSÜ

Sabah kahvaltılık bir şeyler alabilmek için bakkala indim çıkarken değil, eve dönüşümde fark ettim. Zemin kattakiler taşınmıştı. Genç adamla apartmanın girişinde sokağın kapısında karşılaştığımızda selamlaşırdık. O bana çok benziyordu. Sanıyorum oda bunu hissetmişti. Henüz çok gençti ve saplantıları benimki kadar derinleşmemişti. Birbirimize benzediğimizin ortaya çıkmasından ne kader ürküyorsa ben o kadar ürküyordum. Oturdukları kiranın parasını ödeyemeyip daha yoksul bir semte taşınacaklarını ev sahibinin pencereleri gazete ile örteceğimi ve benim onların ölülerini yazmaya karar vereceğini biliyordu. Bu muydu hayatımızın yazısı vermeyi düşündüğümüz ama hep ertelediğimiz sevgiler. Nereden biliyordu. Şu an kapımda duran genç komşunun bütün bunları aklından geçirdiğini. Çünkü o apartmanın zemin katında kalan genç adam bendim üçüncü katta ise Cezmi ERSÖZ adında bir yazar vardı.

SEN BANA AZ ZARAR VERİRSİN

Hiçbir yere gitmek istemiyordum. Evim yaralarımı sardığım yerdi. Şimdi ise bana yabancıydı. “Evine götür ne olur çok üşüyorum” diyordu dönüp baktım. Genç bir zenci kadın vardı yanımda. İstanbul’da doğmuştu, üniversiteyi geçinebilmek için yarım bırakmıştı. Eve girdik. Mutfağa girip bira şişelerini açtım. Yaşadığı eziyetler onu bu dünyadan koparıyordu. Göz yaşları ile konuşurken bir ara kalkıp yatağını hazırladım ayrı yataklar hazırladığımı görünce “birlikte yatmayacak mıyız, içime girmeyecek misin” diye merakla sordu o bu güne dek tek sevip bağlandığım ve hep az zarar verdiğimi düşündüğümü ve bununla kendimi avuttuğum bütün kadınların ortak ruhu ruhlarının toplamıydı sanki. Birden fermuarını çözdü kilodunu çıkardı beni nasıl aşağılayacağını biliyordu.” gir içime ama sigaranı söndürme oramda” dedi. Sesi kesildi, öylece kalakaldı. Bir süre koluna girip yatağına götürdüm. pijamasını giydirdim , göz yaşlarını sildim. Odama çekildim sonra uyandığımda yastığımın üstündeki fularını fark ettim . Beni rahatsız etmeden usulca çekip gitmişti.

ACI BİR ŞARAP GİBİ AKSIN HAYAT

Beyoğlu’nda 3. Sınıf bir otelde bu otelin ıssız bir odasındaydım. Evet bir benliğin var. O da yaralı. Kapıyı vuruyor birisi. Açıyorum. Yan odaya taşınmış yaşlı Saniye hanım odasına çağırıyor beni, gidiyorum. Ona gelen mektupları okumamı istiyor. Buruşuk elleriyle ellerime sarıldı. Bütün gücümle sarıldım, ellerime düşmesin diye. Sabah uyandığımda yanımda yoktu. Beyoğlu kedilerini doyurmaya gitmişti. Anladım. Saniye hanım, bu yaşlı bu kimsesiz haliyle bile benden daha bahtiyardı. Beyoğlu’nda ıssız bir otel odasındayım odadaki pencerenin altında acı bir şarap gibi akıyor hayat.

ARTIK EVLERİN DUVARLARI ÖYLESİNE İNCE Kİ.

Üst katımda oturuyorlar. Yeni taşındılar ,evli değiller. Sanırım yıllardır birlikte oldukları belli. Aralarında küçük bir sorun var gibi. Yaşadıkları tutkulu aşk çoktan bitmiş, tüketmişler. Aşklarını son günlerde. Genç adam eve oldukça geç saatlerde alkollü geliyor. O geldiğinde kadın genellikle uyumuş oluyor. Ama genç adam bir şekilde onu uyandırıyor ve sevişmeye ikna ediyor. Sevişmenin sonuna doğru genç adam ağlamaya başlıyor. Genç kadın bu ağlamaya yitirdikleri aşka geriye dönüş gibi ağlıyor. Yattığım odadan duyuyorum bütün bunları. Çünkü evlerin duvarları öylesine ince ki.

BİR GRUP DUYARLI DEMOKRAT

Otobüsümüzde beş ünlü insan vardı. Şair, romancı, müzisyen, insan hakları savunucusu; bir aydını hapisten kurtarmak, düşüncenin özgür olmasını sağlamak için meclise gidiyorduk. Yolculuğumuzla ilgili haber hemen bütün gazetelerde yayınlanmıştı. Bu şehirle ilgili son bir ümidimiz kalmıştı; oda televizyondaki akşam haberleriydi. Haberlerimiz verilmişti. Ama sadece beş ünlü insandan bahsedilmişti. İşte o gün beş ünlü insanla odalarımızı ayırdık. Sonunda bir gün meclise vardık. Kapıda bizi Meclis Başkanı ve Millet vekilleri karşıladı. Konuşmayı ünlü müzisyen yapmıştı. Dönüşte hiç beklemediğimiz bir olay yaşadık. Otobüsümüz uçuruma yuvarlandı. Hepimiz kanlar içinde dışarı fırladık. Herkes kendi derdine düşmüştü. İşte bu anda ünlü insan hakları savunucusu kanlar içinde doğruldu. Ölüm ünlü ünsüz ayrımı yapmıyordu. Ertesi gün gazetelerde” Meclise gelen beş ünlü kişinin çok büyük bir kaza geçirmiştir “yazısı çıksa bile ölümcül kazanın bize kazandırdığı kardeşlik duygusunu unutmayacağını artık çok iyi biliyorduk.

ARTIK BİR ŞEYDEN EMİN OLMUŞTUM

Yıllardır film oynatılmayan,terk edilmiş,metruk bir yazlık sinemanın içinde yaşıyorlardı. Emekli tütün işçisi Zühre Teyze,Vatanperver Suphi,Demiryolcu Namık Amca,İğneci Nermin Abla,Fransız Nuri,Komünist Kemal Saksofon Tamircisi Rafet Amca . Hepsi komünistti. Kendilerine deli gözüyle bakanlara hiç aldırmazlardı,herkese sevgiyle ve sonsuz ilgiyle bakarlardı. Halk, kentlere hücum ediyordu,tiksinen kentli aydınlarsa doğaya,doğanın gizli köşelerine saklanmaya gidiyorlardı. Bu şehirde,bu sokaktaki kimselere benzemiyordun. Senin bedenine girerek bu geceyi de güven içinde geçirmek istediğimi anlamıştın.”Çok istiyorsan sevişelim,ama bak güneş ne güzel doğuyor” dedin.

Ezberimde aşkla ilgili sana söyleyecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Ama aşkın o derin ,yaralayıcı hastalığı gelip bulmuştu beni. Sonraki günler mahallenin arkasındaki tepeliğe devrim ağaçları dikmeye gidiyordunuz. Bu çağa günümüze uymayan bir özgürlük anlayışıydı,savunduğunuz. Duyanlar şaşırıyordu. Kendinizi herkesten ve dünyanın kaderinden sorumlu hissediyordunuz. Kurşunladılar. Tam o sırada likör getiren Zühre Teyze hedef oldu. İşte o an kimlerin ızdıraplarını yüklendiğimi anladım. Ertesi gün cenazeye bende katıldım. İşte o an hayatımın kalan yarısını seninle geçireceğime emin oldum.

Hobbit kitap özeti 

Kitap tamamen hayal ürünü yaratıklar etrafında gelişmekte olmakla beraber, sözkonusu her canlıda farklı bir insan karakteri tahlil edilmektedir.

Kitabın başlangıcından itibaren verilen mesajlar şu şekilde sıralanabilir:

1. İnsanın hayatının hiç beklenmedik anlarda beklenmedik olaylarla tamamen değişebileceği,

2. Her insanın içinde kendisinin bile tanımadığı başka bir yanının bulunduğu,

3. İnsanların normal zamanlarda ellerinde bulundurdukları değerlerin kıymetini bilmeyip, ancak günü geldiğinde bunlara sahip olduklarını fark ettikleri,

4. İnsanların her gördüğü yeni yer ve insandan mutlaka birşeyler öğrenebileceği,

5. İnsanların zaman zaman hırslarına sahip olamayarak ihtiyaçlarından fazlasını elde etmek için lüzumsuz gayret sarfetttikleri,

6. İnsanların her türlü zor şartta bir çıkış yolu bulabilmek için son ana kadar mutlaka gayret göstermelerinin gerektiği ve hiç beklemedikleri bir anda bir mucizenin gerçekleşebileceği,

7. Toplum içerisinde herkesin mutlak bir değerinin olduğu ve hiç kimsenin küçük görülmemesi gerektiği,

8. Sizin küçük gördüğünüz şahısların dahi kesinlikle bilinmeyen, iyi ve sizden üstün bir yanının bulunabileceği,

9. İnsanların zaman zaman hiç istemedikleri kimselerle dahi ortak düşmanları yüzünden dost olmak durumunda kaldığını,

10. Her karşılaşılan sorunun çözümünün farklı olduğu,

11. Geçmişe ve tarihe ait bilgilerin insanlar tarafından günlük hayatta ve gelecek işlerde mutlaka bir yol gösterici olarak kullanılabileceği,

12. Karşılaşılan problemler ne kadar büyük olursa olsun bunları çözmek için önce bir başlangıç noktası tespit edilmesinin mümkün olduğu takdirde, aynı probleme sahip diğer kişilerin yeteneklerinden de istifade edilerek koordine bir şekilde problemlerin çözülebileceği,

13. Zor zamanlarda yanımızda olan insanları düze çıktığımızda unutmamamız gerektiği.

Hoşçakal Büyükanne kitap özeti 

Kitabın yazarı, kitaba konu olan Danina Petroskova’nın tek çocuğu olan kızının evliliği sonucu dünyaya gelen Danielle Steele’dir.

Danielle Steele Amerika’da dünyaya gelmiştir. Annesi 44 yaşında gözlerini kapamış, kalp hastası 65 yaşındaki babası annesinin ölümünden bir yıl sonra annesinin en iyi arkadaşı ile evlenmiştir. Danielle Steele evli, 3 çocuk annesi, mutlu bir ev hanımıdır. Yazar kitaba konu olan büyükannesi Danina Petroskova’nın hayatını yazmaya, 90 yaşında hayata veda eden bu kadından kendisine kalan tek hatıra olan bir kutuyu alması ve onun ölümünden 10 gün sonra açmasıyla başlar.

Kitabın ön sözünde, hemen hemen hepimizin hiç aldırmadığı ve hatta varlığını bile yadsıdığı bir gerçek yüzümüze vurulur, o da hayatımızda yerleri olan insanların, hayatlarının bizim onlara verdiğimiz yer kadar olduğunu zannetmemiz, daha doğrusu öyle olduğunu düşünmek istememiz hatasıdır. Yazar, büyükanne Dan’i ölünceye kadar çok güzel balalayka çalabilen, bir o kadar da güzel şarkı söyleyebilen, oyun kağıtlarıyla birçok numaralar yapabilen ve enfes kurabiyeler pişirebilen yaşlı bir kadın olarak düşünür ve kendisinin görmediği, kendisine anlatılmayan bir hayatı olduğunu aklından bile geçirmez. Oysa büyükanne Dan, okuduğu mektuplardaki o ünlü prima Danina Petroskova’nın ta kendisidir; hayatı zorluk, hırs, sanat ve bale dolu, Rus Devrimini yaşamış, unutulmaz aşkı tatmış o zarafet abidesi, güzeller güzeli Danina’dır.

Kitap Danina Petroskova’nın hayatını; ilginç ve çarpıcı yönleriyle okuyucuya en yalın haliyle sunan ve bir çırpıda bitirilebilecek bir kitaptır. Bu özette kitapta anlatılan olayların önemli olanlarını birkaç satıra sığdırmaya çalışarak bu şahsiyetin hayatını ana hatlarıyla aktarmaya çalışılmaktadır.

Danina Petroskova, 1895 yılında Moskova’da doğmuştur. 4 ağabeyi vardır. Annesini henüz 5 yaşındayken tifodan kaybeder. Bir Rus askeri olan babası kızının bakımı için bir bakıcı tutar. Ama bu ancak 2 yıl sürer ve buna kesin bir çözüm bulma arayışına giren babası sonunda kızını onun hayatında bir dönüm noktası olan St. Petersburg’daki bale okuluna vermeye kara verir. Okulun müdiresi Madam Markova adında sert, disiplinli, hayatını baleye adamış yalnız bir kadındır. Danina kısa sürede okula, arkadaşlarına ve baleye ısınır. Hatta ilerleyen yıllarda bale onun tek yaşama sevinci ve coşku kaynağı haline gelmiş, hayatında başka hiçbir şeye yer bırakmayacak şekilde hayatını doldurmuştur. Bunda Madam Markova’nın payı da büyüktür, çünkü o da hayatını baleye adamış, hayatına başka hiçbir şeyi sokmamış bir insandır; o derece ki bale ile arasına herhangi bir şeyin girmesinin, bu aşk da olabilir, bir balerinin bale hayatının sonu olduğuna inanır ve bütün öğrencilerine her zaman bunu aşılamaya, daha doğrusu kabul ettirmeye çalışır.

Danina henüz 14 yaşındayken Coppelia isimli oyunla öğrenci olmaktan çıkmış ve ekibin bir üyesi olmuştur. Baleye yatkınlığı ve tekniği ile vücudunun muhteşem uyumu başta hocası olmak üzere bütün seyredenleri hayran etmektedir. İlerleyen yıllarda Uyuyan Güzel ve Leylak Perisi’nde oynar. 17 yaşına geldiğinde tam bir balerin olmuş ve Kuğu Gölü’nde oynamıştır. Bu oyundaki performansı Çariçe ve kızlarını da etkilemiş ve hayran bırakmıştır. Çariçenin isteği üzerine Danina 1914 yılı Nisanında 19 yaşındayken, Çar’ın kış sarayında özel bir gösteri yapar. Bun Çar’ın Peterhorf’taki villasında dans etmesi teklifi takip eder. Bu davetle Çar ve ailesiyle tanışma fırsatını yakalayan Danina, Çar ailesinin bütün fertlerince sevgi ve yakınlıkla karşılanır. Bu aileyle aralarında sevgi bağı o davette filizlenmeye başlamıştır. Özellikle Çarın 9 yaşındaki küçük oğlunun Danina’ya olan hayranlığı ve sevgisi herkes tarafından bilinmektedir.

1 Ağustos 1914’de Almanya Rusya’ya savaş ilan eder. Bu savaş kimsenin sonunu bilmediği, Rusya’ya çok pahalıya mal olacak sonuçlar getirecek ve Danina’dan pekçok şeyi alıp götürecektir. Savaşın başlamasıyla Danina’nın hayatında değişen tek şey babasının ve ağabeylerinin cepheye gidişidir.

1914’ü 1915’e bağlayan Noel arifesinde Danina yine her zamanki günlük 14 saate varan antrenmanında bayılır. Bu ilk kez olmaktadır. Haftalarca kendine gelmeden yatar, kimsenin elinden bir şey gelmemektedir. Sonunda Madam Markova Çar’dan yardım istemeye karar verir. Çar ve ailesinin ona olan sevgisini bilmektedir. Çar hemen saray doktorlarından Nikolai Obrajensky’i gönderir. Doktorun da yapabileceği pek bir şey yoktur, Danina’nın rahatsızlığı Rusya’yı kasıp kavuran, zatürreeye çeviren bir grip türü olan enfluenzadır. Yapabilecekleri tek şey dua etmek ve sürekli olarak Danina’nın vücut ısısını düşürmek için ıslak bezle silmektir. Danina kendisine gelene kadar doktor onun yanından ayrılmaz. Kendisine geldiğinde ise doktor saraydaki işinin başına döner. Danina için bu hastalık balenin sonu anlamına gelmektedir. Hayati tehlikeyi atlatmış fakat vücudu çok yıpranmıştır. O eski Dania olmak hiç de kolay olmayacaktı.

Bir gün Çar’dan Danina’nın tedavisi için saraya gelmesi yönünde bir davet gelir. Bu mutluluk ve onur verici bir davettir. Fakat Danina öyle düşünmez; uzaklara, arkadaşlarından ayrı yeni bir yere gitmek onu korkutmaktadır. Zorla ikna edilebilir ve tedavisinin daha iyi yapılabilmesi için saraya götürülür. Bu tedavi süreci yaklaşık 4 ay sürecek ve sarayın doktoru Nikolai ile aralarında bir yakınlaşmanın, aşkın filizlerini vereceği bir dönem olacaktır. Doktor bir İngiliz ile evli, iki çocuk babası, asil ve Çar ailesi tarafından sevilen ve değer verilen biridir. Ne yazık ki mutsuz bir evliliği vardır. Mutluluğu Danina’nın o tertemiz yüreğinde bulmuş, sonu olmayan bir yolculuğa hem kendisini, hem de Danina’yı dahil etmiştir. Bu yasak aşk Danina’nın baleye olan tutkusunu azaltmıştır. Fakat sarayda geçirilen o aylar hem Danina’nın hem de Nikolai’ın hayatlarındaki en güzel günler olarak kalacaktır. Danina tamamen iyileşmeye başladığında, ayrılık zamanının yakın olduğunu her ikisi de anlar ve bir çare aramaya başlarlar. Vardıkları karar Nikolai’ın karısından ayrılması ve Danina ile evlenmesidir. Bu oluncaya kadar Danina bütün gerçeği herkesten, özellikle hocasından saklayacak ve dansa devam edecek, zamanı geldiğinde de ayrılacaktır.

Okula döndüğünde hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görür. Eskisi gibi dans edememekte, kollarına ve bacaklarına söz geçirememektedir. Bunu hocası da fark eder, fakat sebebinin fiziksel değil ruhsal olduğunu anlamıştır ve sürekli olarak Danina’nın üstüne gelmeye ve onu, kim olduğunu bilmediği o erkekten uzaklaştırmaya çalışmakta, hayatı Danina için çekilmez bir hale sokmaktadır. Yine bu sıralarda ağabeylerinden birinin ölüm haberi ile yıkılır Danina. Nikolai da karısını İngiltere’ye dönmeye ve kendisinden ayrılmaya ikna edemez. Karısı Nikolai’ın ilişkisini öğrenmiş ve bunu Nikolai’ı sevdiğinden değil fakat bir gurur meselesi haline getirmiş olduğundan dolayı kabul etmemektedir. Hayat her ikisi için de çekilmez ve içinden çıkılmaz bir hal alır.

Danina, saraydan dönüşünün üstünden daha iki ay geçmeden yine rahatsızlanır ve yataklara düşer; gene onun yardımına koşan Nikolai olur. Muayene sonucu Danina’nın hamile olduğunu fark eder. Bunu kimseye sezdirmez ve yalnızca Danina’ya söyler. Şimdi de hayatlarına zamansız bir çocuk girmiş, işler iyice çığırından çıkmaya başlamıştır. Her ikisi de bu durumda ne yapacaklarını bilemez, çaresizce çabalamaya başlarlar. Nikolai, Danina’ya kendisinin bir çözüm bulacağını söyler ve saraydaki görevine döner. Çar’ın küçük oğlu da hasta olduğundan saraydan ayrılması epey güçleşmiştir. Danina da duruma kendince çözümler aramaktadır. Bir arkadaşının bu zamansız çocuğu aldırmak yönündeki teklifi aklını çeler ve şehrin kuytu bir köşesinde, pisliğin hüküm sürdüğü bir yerde, bunu herkesten gizlice yapar. Kendisine yardımcı olan gerçek bir doktor değildir pek tabi hayat garantisi de veremez. Danina müdahalenin akşamı fenalaşır ve ölümle yine yüz yüze gelir. Bu sefer öleceğine kesin inanmıştır ve bunun en iyi çözüm olacağını düşünmektedir. Her zaman olduğu gibi yardımına ilk koşan Nikolai olur, durumu anlayınca artık kesin bir çözüm bulmak gerektiğine kanaat getirir.

Bütün bu olup bitenden Çar’ın ve Çariçe’nin haberdar olamaması da imkansızdır; fakat onlar olay bir skandala dönüşmediği sürece bu iki şahane insanın hayatlarını korumaya ve engellememeye kararlıydılar, nitekim de öyle yaparlar. Bu olaylar gelişirken savaş bütün hızıyla devam etmektedir ve Danina diğer kardeşlerinin ölüm haberlerini de alır ve büsbütün yıkılır. Kendisini toparlaması uzun zaman alır. Bu arda hala Madam Markova’nın ısrarlarına rağmen hayatının mutluluk fırsatı olan Nikolai’dan vazgeçmemekte, fakat baleye de daha bir kuvvetlice sarılmaktadır. Öyle ki ilerleyen günlerde Danina eski Danina’dan daha iyi dans eder hale gelmiş, yine prima olmuştur. Madam Markova da Nikolai ile görüşmelerinde onları eskisi kadar mutlu görmediğinden ayrılmalarının yakın olduğunu hisseder ve Danina’nın üstüne daha fazla gitmez; oysa yanılmaktadır.

Savaş bütün hızıyla devam ederken Danina ve Nikolai Çar’ın davetleriyle buluşur, mutlu birkaç hafta geçirdikten sonra tekrar dayanılmaz hayatlarına geri dönerler. Bir de Rusya’da 1917 başlarında devrim söylentileri başlamıştır, ki bu herkesi rahatsız etmektedir. Nikolai durumun ciddiyetini anlamış ve kesin kararını vermiştir. Beraber Nikolai’ın Amerika Vermont’daki kuzeninin yanına kaçacak ve kendilerine yeni bir hayat kuracaklardır. Bunun için Nikolai kendi üstüne düşeni yapmaya hazırdır. Konuyu Danina’ya açtığında, Danina her zamanki çocuksu tavrıyla bunu korkuyla karşılamış ve karşı çıkmıştır.

Bütün sevdiklerini ve baleyi nasıl bırakıp dünyanın öbür ucuna bir adamla evlenmek için gidecektir? Danina direttikçe Nikolai durumun vahametini açıklamaya ve onu ikna etmeye çalışır. Söylentiler çığ gibi büyümeye, artık devrim kelimesi sokaklarda dolaşmaya başlamıştır. Bu yakında olacak devrimin ayak sesleridir. Danina da bunun farkına varmıştır ama hala istememekte, baleye ve dansa devam ederek başka bir çıkış yolu düşünmektedir. Danina konuyu babasına açtığında babası da kızının Rusya’yı terk etmesinin iyi olacağını söyler.

Bu sıralarda Danina yine bir prova esnasında amansızca düşüp ayak bileğini kırar ve bale hayatı o an biter. Artık onu oraya bağlayan hiçbir şey kalmamıştır ve gitmeyi kabul eder. Bu sırada beklenen devrim gerçekleşmiş, Çar ve ailesi gözlem altına alınmış, saraya bütün giriş çıkışlar durdurulmuştur. Nikolai bir yolunu bulup Danina’yı görmeye gelebilmiş ve ona gidecekleri geminin biletini almasını söylemiştir. Nikolai Çar’ın ailesine olan minnet borcunu bu zor dönemde yanlarında kalarak, onlar Çar’ın İngiltere’deki kuzenine gönderilinceye kadar refakat ederek ödemek istemektedir. Danina biletleri alıp beklemeye koyulur. Günler geçer ve Çar’ın ailesinin durumu netleşmediğinden gidişleri sürekli ertelenir. Bu sırada Danina babasının ve son ağabeyinin de öldüğü haberi ile yıkılır. Bir gün Nikolai gelip ona Amerika’ya yalnız gitmesini, kendisinin Çar’ın ailesiyle Sibirya’ya gideceğini, onları oraya bırakıp geri dönüp arkasından Amerika’ya geleceğini söyler ve söylediğini de yapar. Danina ile geçirdiği birkaç günden sonra onu gemi ile uğurlar ve saraya geri döner.

Danina Vermont’da Nikolai’ın kuzeninin yanına yerleşmesinden sonra iki hafta geçmiştir ki Çar’ın ve ailesinin ve tabii ki Nikolai’ın da idam edildiği haberini alır. Aradan geçen 11 aydan sonra Nikolai’ın kuzeniyle evlenir ve hayata yeniden başlar.

Hayati Yalanlar Basit Gerçekler kitap özeti 

Yazar kitabında tezini şu ana başlıklarda toparlamıştır.

1. Zihin, farkındalığın azalmasını sağlayarak kendisini kaygılara karşı koruyabilir.

2. Bu mekanizma bir kör nokta yaratır. Kör nokta dikkatin bloke edildiği ve kişinin kendisini aldattığı bir bölgedir.

3. Bu gibi kör noktalar, kişinin psikolojisinden tutunda sosyal hayatına dek davranışlarının tüm önemli seviyelerinde ortaya çıkabilir.

KONU BÖLÜMLERİ :

1. Acı ve dikkat arasındaki değiş tokuş incelenmektedir.

2. Zihnin işleyişi (Dikkat – kaygı değiş tokuşuna izin veren mekanizmalar.)

3. Kişilerin gizleri (Zihin modelini yarattığı savunma mekanizmaları-kendini aldatma)

4. İdrak (kavrayış) karakteri meydana getirir(Ebeveynler yoluyla çocuklara geçen dikkatsizlik yoluyla kaygılardan sakınma).

5. Topluluk kimliği (kollektif birey) (Grup hayatı ve grupta paylaşılan şemaların grup dinamiklerine yol gösteriliciği)

6. Toplumsal gerçeklerin yorumlanması (Paylaşılan şemaların sosyal alanda yarattığı kör noktalar ve grup düşüncesinin oluşum sonuçları).

7. Sonuç.

“Darı Unundan Baklava, İncir Dalından Oklava Olmaz”

“Eğer bir kişilik kendinden daha yüksek değerlere yönelmiyorsa, yozlaşma ve çürüme eninde sonunda hakim olacaktır.”

Hasat Zamanıdır Yaşlılık kitap özeti 

Yaşlılık hiçbir zaman anormal bir süreç değildir. İnsanın hayata başlamasıyla beraber önüne çıkacak son duraktır. Yaşlılık eğer ki hayatta kalmayı başarabilirsek bindiğimiz tren bizi bu son durağa getirecektir.

Bir Yahudi Atasözü “Yaşlanmak istemiyorsan, hazır gençken kendini as” diyerek gençlikten sonraki yaşantıyı kabul edemeyenlerle dalga geçmektedir.

Yaşlılık insanların doğum tarihleri ile ilgili olmadığı, esas yaşlılığın kişinin ruh hali ile ve hayata bakış açısıyla birebir doğru orantıda olduğu bir gerçektir. Kişinin fiziki yapısı yaşından dolayı yaşlılık belirtileriyle dolmasına rağmen, eğer ki hayata bakış şekli ve hayattan almış olduğu dersleri kendisiyle özleştirildiği anda yaşlılık, hem kendisi hem de etrafındakiler için korkulacak değil benimsenecek bir şekil alır. Yaşlılığın insanın hem kendisine hem de etrafına korku vermemesi, kendi etrafındaki insanlar tarafından sevilip saygıyla karşılanması için fiziki yaşlılığının güzelliğine hayat tecrübelerine babacan tavırlarıyla aktarması mutlak gerekmektedir.

Hayvanların Sessiz Dünyası kitap özeti 

Benim bu kitapta yapmaya çalıştığım öteki insanları anlamaya ve çözmeye çalışırken başvurduğumuz yöntemlerden bazılarının en azından kısmen hayvan türleri içinde kullanılıp kullanılamayacağını araştırmak oldu. Başka hayvanlarında bizim gibi bilinçli deneyimleri var mı eğer varsa nasıl? Bu hayvanlar duygu ve düşünceye sahip mi? Çevrelerindeki dünyanın farkındalar mı?

Bu kitabı yazarken hayvanlarda bilinci araştırmanın hem zaman harcamaya değecek hem de sonuç verebilecek bir uğraş olduğuna ikna edilecek iki farklı grubun olduğunu varsaydım. İlk grup insanın dışındaki türlerde bilinçli deneyimin varlığından çeşitli sebeplerle şüphe edenlerden oluşuyor. Bu okuyucuların arasında, öteki canlı türlerinin duygu ve düşüncelere sahip olduklarını gösteren kanıtlar bulunmadığı için bunların var olma ihtimallerini bile ciddiye almayan bilim insanlarıda olacaktır.

Ulaşabilmeyi umduğum ikinci grup okuyucu ise bu görüşün tam tersine inananlardan oluşmaktadır. Bu yüzden bende ikili bir yaklaşımla şeytanın avukatlığını yaparak bir yandan şüpheci okuyucuları hayvanlarda bilincin varlığı konusunda lehte düşünmeye ikna ederken diğer yandan buna zaten inanmış olanları da bir kez daha düşünmeye teşvik edeceğim.

Bizden çok farklı görünen canlılarda bilincin varlığı bilincin varlığı konusunda iyi düşünmemizi gerektiren ölçütlerden biri davranışlarının karmaşıklığıdır. Bu demek değil ki her karmaşık davranış bilincin varlığına işaret eder. Ama davranışların karmaşıklığı ve değişen şartlara uyum sağlama yeteneği bilinçli bir zihnin belirtilerindendir. Tabii ki karmaşıklık füzelere hassasiyetle kumanda eden bilgisayarlarda yada otomobil montaj tesislerinde görüldüğü gibi bilinç olmadan da mümkün olabilir. Ancak bir organizma sadece alışılmış davranışları yerine getirmekle kalmayıp önüne çıkan engelleri aşmak için davranışlarını ne ölçüde şartlara uydurabiliyorsa, bunu bilinçli düşünceyle sağlamış olması o derece akla yatkın görünür.

Hayvanlar genelde çevrelerini daha incelikli olarak değerlendirirler. Hatta hayvanların kendilerini inceleyen insanlardan birkaç adım önde olduğu birçok durum vardır. Dişi devekuşlarının davranışı buna bir örnektir. Yavru bakımı ve yetiştirme biçimleri alışılmış kalıplara sığmaz. Devekuşu çiftleri çoğu zaman başka çiftlerin yavrularını kaçırarak kendilerininkiyle birlikte kalabalık bir karma aile oluştururlar. Başkalarının yavrularını kaçırmayı başaranlar gerçek ebeveynleri kovalayarak yavrulara sanki hepsi kendilerininmiş gibi bakarlar. Bu garip zincirleme yavru kaçırmaları ebeveynlerin hedefi çoğaltarak kendi yavrularını bir tür seyreltme yöntemiyle korumak gibi görünmektedir.

Devekuşu yavrularından oluşan bir sürü yırtıcı hayvanlar için kolay bir avdır. Bu yüzden kendi yavrularının etrafında başkalarının yavrularının da bulunması yırtıcı hayvanların saldırısı durumunda kendilerininkilerin hayatta kalma şanslarını arttıracaktır. İşte mümkün olduğunca çok yavru kaçırmak için yapılan çılgınca yarışın sebebi budur. Ama yumurtalarıyla ilgili davranışları daha da ilginçtir. Bir yuvada biri 1,5 kg olan 40 yumurta bulunabilir. Ama kuluçkaya yatan anaç dişi ancak 20 yumurta üzerine kuluçkaya yatabilir. Geri kalan yumurtaları dışarı iter ve bu yumurtalar telef olur. Ama yumurtaları yuvanın dışına itme işi rast gele yapılmaz. Kendi yumurtalarını kuluçkaya yatacakların arasına alırken dışarı attıkları öteki dişilere ait yumurtalardır. Anlaşılıyor ki hangi yumurtaların kendine, hangilerinin öteki dişilere ait olduğunu bilmekte ve öncelikle kendilerininkini korumaktadır. Yapılan araştırmalarda dişi devekuşlarının yumurtalarını yüzeylerindeki deliklerin dağılımından tanıdıkları sonucuna varılmıştır.

Dişi hayvanların eş seçerken işaretleri hassasiyetle değerlendirdikleri görülmektedir. Burada verebileceğimiz örnek siyah ormantavuğu dişisinin eş seçimi politikasıdır. Tercih edilen erkekler her zaman daha iri olanlar yada daha iyi gösteri yapanlar veya taşıdıkları parazitlere bakılarak seçilenler en sağlıklı görünenler değildir. Dişiler arasında rağbet gören erkeklerin çoğunlukla geniş beyaz bir kuyruğa sahip oldukları doğrudur. Ama dişilerin inceleyip beğenmedikleri birçok erkeğinde böylesi kuyrukları vardı. Güzel bir kuyruk dişiyi cezp etmekte etkilidir ama her şey demek değildir. Yapılan araştırmalarda fiziki özelliklerin dışında dişilerin seçtikleri erkeklerin çiftleşmeden 6 ay sonra da hayatta kaldıkları gözlendi. Araştırmacılar hangi erkeğin ne kadar yaşayabileceğini tahmin dahi edemedikleri halde dişiler bunu farkına varamadığımız ama yavrularının daha uzun ömürlü olabileceği erkekleri seçerek yavrularının yaşama şansını belirleyebilecek çok daha gizli işaretlerden etkilendikleri de açıktır. Hayvanların karar almalarına ilişkin bir başka örnekte vampir yarasalardır. Korkutucu ünlerine rağmen vampir yarasalar en azından birbirlerine karşı son derece sosyal hayvanlardır. İçlerinden bazılarının üzerinde beslenecek bir büyükbaş hayvan bulmadan geri dönecekleri geceler olacak ve bunlar kısa sürede açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır. İşte böyle durumlarda yarasalar birbirlerini beslerler. Şansı yaver giden yarasa o gece içtiği kanın bir kısmını aç olana verecektir. Ancak bunu yaparken seçici davranırlar ve her aç olana yardım etmezler. Özellikle akrabaları ve geçmişte bağlantıları olmuş ama akrabaları olmayan bireyleri beslerler. Yapılan araştırmalarda bir gün beslenme yardımını sağlayan yarasanın başka bir gün diğerleri tarafından beslendiği ortaya çıkmıştır. Bir yarasa diğer yarasaya o gece içtiği kanın yarısını verdiğinde bir fayda sağlamamaktadır. Ancak şansını yaver gitmediği ve aç kaldığı başka bir akşamda şansı yaver giden diğer yarasa tarafından besleneceği ve ölümden kurtulacağı bilincine sahiptir. Eğer basit bir kural izlenerek bir sonuca ulaşılıyorsa o zaman hayvanın davranışlarında bırakın bilinçli deneyimleri karmaşık açıklamalar aramaya bile gerek yoktur. Ama eğer karmaşık bir sonuca aynı hareketi yaptığımızda bizim izlediklerimize benzeyen yollardan ulaşıyorsa o hayvanda bilinçli deneyimin varlığı biraz daha olası hale gelir. Bir başka örnekte Akıllı Hans adı verilen bir attır. Atın sahibi atının sahip olduğu varsayılan matematik dehası sayesinde büyük paralar kazanmıştır. Ama yapılan araştırmalar atın değil zihinsel matematik işlemi yapmak sayı bile sayamadığı buna karşılık yaptığının muhtemelen sahibinin elinde olmadan yaptığı bazı hareketleri fark etmek olduğu sonucuna vardı. Yapılan araştırmada atın sayı sayarken sahibini dikkatle takip ettiği ve doğru rakama geldiğinde sayı saymak için kullandığı ayağını yere vurma fiilini sahibinin onu onaylayan ve farkında olmadan yaptığı bir işarete (başını sallaması vs) ile bıraktığı ortaya çıkmıştır. Oysa karşıdan hiçbir tepki veya işaret olmadığı durumlarda doğru sonuca ulaşamadığı gözlemlenmiştir. Hans bir matematik dehası olmasa da değişik kişilerin belli belirsiz hareketlerini algılama açısından son derece akıllıydı. Bu bizi şaşırtmamalı. Çünkü hayvanlar birbirlerinin yaptığı hareketleri sürekli olarak fark ederler ve tepki gösterirler. Aslında yaşamaları da çoğu zaman bunu başarabilmelerine bağlıdır,.

Eğer bir hayvanın bütün yaptığı belli kurallara uymaksa o zaman aklı olduğunu yani düşünebildiğini varsaymak için sebep yoktur. Ama eğer bir hayvan yeni bir durumla karşılaştığında ne yapacağına kendi başına karar verebiliyorsa davranışı karmaşıksa ve performansına zarar verecek sorunlar yaratmıyorsa o zaman gerçekten düşündüğünü ileri sürebiliriz. Bunun yanında böcekler üzerinde şimdiye kadar yapılan bütün çalışmalar çok ayrıntılı kuralları olduğu halde düşünme yeteneğine sahip olmadıklarını göstermektedir. Kurallar tabii ki içgüdüsel yada doğuştan olmak zorunda değildir ve sonradan öğrenilebilir. Ancak öğrenilmiş kurallar bile onlara uyan hayvanların akıllı olduğunu göstermez. Bu yüzden hayvanların önceden belirlenmiş kurallara uymanın ötesine geçip belki de düşünerek hareket ettiklerini söyleyebilmemiz için yeni durumlara nasıl tepki gösterdiklerini görmemiz gerekir. Örneğin her şeyin tersine dönmesi ya da bir öğenin değişmesi gibi. Buna verilecek klasik bir örnek labirentte koşmayı öğrenen bir farenin her zaman izlediği yolun kapatılmasıdır. Bu durumda hayvan kafasında taşıdığı labirentin içsel görüntüsünü kullanarak hangi alternatif yolu izlemesi gerektiğini bulabilir mi? Eğer doğru yolu birkaç başarısız girişim ve deneme yanılma yöntemiyle değil de hemen bulursa o zaman labirentin içsel görüntüsüne sahip olduğunu ve hangi yöne gideceğini düşündüğünü söyleyebiliriz. Dil insanların bir birleriyle anlaşabilmeleri için en önemli unsurdur. Ancak insanlarla hayvanların anlaşabilmeleri için dil yeterli değildir. Hayvanlar istedikleri veya istemedikleri şeyleri dil ile anlatamadıkları için bunun yerine davranışlarını kullanırlar.

Eğer bir hayvan bir şeyi görebilmek ya da görmemek için üst üste çaba harcamayı göze alıyorsa o nesneye önem verdiğini bize davranışlarıyla anlatmaktadır. Bize davranışlarıyla neyi istediğini ya da neyi istemediğini söylemektedir. Bizde hayvanın istediği şeyin karşılığında ödemesi gereken bedeli yükseltir ve böylece elde edilmesini güçleştirirsek hayvan için neyin gerçekten değerli olduğunu bulabiliriz. Söze ihtiyaç duymadan bir hayvanın nelere öncelik verdiğini ve bazı şeyler için her şeyi yapabilecekmiş gibi davranıp davranmadığını öğrenebiliriz. Hayvanların neyin kendileri için önemli olduğunu gösterdiği en iyi örneklerden biri fare ve hamster deneylerinde ortaya çıkmıştır. Araştırmacının ilgilendiği konu uzun süre sigara dumanı solumanın yol açacağı etkilerdi. Ancak deneyi yarıda kesmek zorunda kaldı, çünkü hayvanlar ona görüşlerini anlatmanın bir yolunu bulmuşlardı. Deneyde sigara dumanının uzun vadeli sonuçlarını araştırmak için hayvanları ayrı ayrı camdan yapılmış kafeslerin içine yerleştirmişlerdi. Bu kafeslere cam tüplerle kesintisiz sigara dumanı veriliyordu. Bir süre sonra deney başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü hayvanların çoğu sigara dumanının içinden geçerek kafese dolduğu cam tüplerin ağzını dışkılarıyla tıkamayı öğrenmişlerdi. Hatta tüpten gelen dumanlı hava tek oksijen kaynağı olduğu için araştırmacılar ne olup bittiğini fark etmeden birkaç hayvan havasızlıktan boğulmuştu. Ancak bu insanlara gönderdikleri mesajın daha da iyi anlaşılmasına hizmet etmişti. Bu mesaj aralıksız üflenen sigara dumanının onu durdurmak için her şeyi deneyecekleri hatta tek hava kaynaklarını bile kapatabilecekleri kadar nefret edici bir şey olduğuydu.

Bir diğer araştırmacı farelerle insanların sıcaklık değişimlerine ne şekilde tepki gösterdiklerini bulmak içinde deneyler yapmış ve bu konuda da yakın benzerlikler olduğunu ortaya çıkarmıştır. İnsanların o anda sıcaktan bunalmış yada üşümüş olmalarına bağlı olarak 20 C lik bir sıcaklığı çok iyi ya da çok rahatsız edici bulmalarına benzer bilinçli deneyimlerinin paraleli, kendilerine havayı ısıtan yada soğutan bir tuş sağlanan farelerde görülmektedir. Fareler eğer bulundukları yerin sıcaklığı vücut sıcaklıklarından çok farklıysa tuşları kullanarak sıcaklığı yükselttikleri yada düşürdükleri gözlenmiştir.

Eğer hayvanlarda bilincin varlığını kabul edersek bunun iki önemli sonucu olabilir. İlki daha önce hangi noktada durduğuna bağlı olarak hayvanlara nasıl davranılması gerektiğine ilişkin görüşlerinizde büyük bir değişiklik meydana gelebilir. İkinci olası sonuç ise bunu hayvanların biyolojisi ile ilgili bilgilerimizi ve özellikle davranışlarıyla ilgili olanları bütünüyle değiştirebileceğidir. Bu değişiklikler bir ölçüde gerçekleşmeye başlamıştır ve hayvan davranışıyla ilgili çalışmalar insanların rastlantı eseri kendileri gibi olmayan varlıklarla ilgili düşüncelerini değiştirdikçe daha da artacaktır.

Günlerin İçinden kitap özeti 

Yazarımız Vedat GÜNYOL ortaya çıkardığı bu eserinde ,çeşitli konulardaki duygu ve düşüncelerini kaleme almış bununla birlikte etkilendiği şairlerden, yazarlardan,filozoflardan,düşünce adamlarından hatta politikacılardan örnekler sunarak konulara geniş perspektif sağlamıştır.Yaşamı boyunca edindiği bir takım tecrübeleri ve gözlemleri okuyucuya saf ve duru bir Türkçeyle aktarmaya çalışmıştır.Kitabında oldukça değişik konulara farklı başlıklar altında değinmiş daha çok ana temayı vermiş ve konuyu derinleştirmemiştir.Düşüncelerini bir tezden ziyade bir sohbet havasında anlatmış ve doğruluğunu ıspatlamaya çalışmamıştır.Bir deneme yazısının tüm özelliklerini bu eserde görmek mümkün olmaktadır.Yazarın değişik konu başlıklarından bir kısmının özeti ve ana teması aşağıda çıkartılmıştır.

GÜNLERİN İÇİNDEN

ÇAĞDAŞLIK

Her çağın kendine özgü bir düzeyi, bir takım özellikleri,bir uygarlık biçimi ve bir düşünce şekli vardır.Bu ayrımlar o çağın özelliklerini taşır.Çağdaş ortam nedir ?İnsan haklarına dayalı toplum düzeyi,yasa eşitliği,bağnazlık karşıtı bir düşünceşekli,hoşgörüye dayalı tutum,ırk,renk ayrımı yapmamak ,kadın erkek eşitliği ve düşünce özgürlüğü…Ve en önemlisi var olan bu düşünceleri hayata geçirmek idame ettirmek…

BAĞNAZLIK KOL GEZİYOR

“Hiçbir şey,harekete geçen cahillik kadar korkunç değildir “diyen Goethe sanki bugün içimizde yaşayan canavarı görmüş ve bizi tarihin derinliklerinden ikaz ederek karanlığa karşı yüreğimizi,aklımızı,eylem gücümüzü harekete geçirip var gücümüzle savaşmamız gerektiğini söylemiştir.Bağnazlıkla savaş özellikle batı toplumlarında boy göstermiş,öncü bayrağını Fransa’da Voltaire’ler,Diderot’lar taşımıştır.Sonra tüm dünya ülkelerini etki altına almaya başlamıştır.Bununla birlikte cahillik ülkemizde kol gezmektedir.Bunu aşmak ancak eğitimin düzenli ve sürekli olmasıyla sağlanabilir.Kendini bilen yurttaşlarla sorunlar aşılabilir ve çağdaş seviye yakalanabilir.

CESARET DEDİĞİMİZ

Düşünmek,düşünebilmek,bir cesaret,bir gözüpeklilik işidir.Geleneklere göreneklere körü körüne köle olmadan,önyargılara sırt çevirmek kolay değil, olmadığını da görüyoruz. Toplumumuzda,neredeyse insanların yüzde ellisinin kör inançlarla yetişmiş, yetiştirilmiş ve yetiştirilmekte olduğunu görüyoruz.

Abdullah CEVDET’e göre uyutulmuş toplumlarda,insanlar düşünmeye başlarsa, birçok çıkar odakları sarsılır.Onun için düşünmeyi yasaklamak gerekir parababalarının rahatı kaçmasın diye…

DİL BİLİNCİ

Bir yazar şöyle diyor:”Bir yabancı dil bilmeyen kimse kendi dilini bilmez,güzelliğinin farkına varmaz.”İnsan kendi dilini iyi bilmeden,başka dili özümsemeyeceğine inandım.Fransızcanın incelikleri Türkçenin inceliklerini öğrenmeme yardımcı oldu.Türkçenin değerini Fransız yazarların yapıtlarından öğrendim.Yunus Emre sanıyorum bu saf,duru Türkçesini Arapça ve Farsçayı iyi bilmesinden Türkçeyi bu diller karşısında baştacı etmesine borçludur.

DÜŞÜNCEYE SAYGI MI KAYGI MI

Düşünce deyince neyi anlıyoruz?Düşünce öyle gökten inen bir şey değildir.Kafa yormayı gerektiren,sorgulaya sorgulaya varılan bir sonuç,bir mutluluk durağıdır. Düşünceye saygı gerekir ama hangi düşünceye? Düşünce adı verilen basmakalıp ezberlikçi düşüncelere mi ,yoksa düşüne düşüne varılan gerçeklere mi? Kişisel çabalarla varılan gerçekçi, yenilikçi düşünce sanırım en sağlıklı yol olsa gerek.

SARKAÇ

İnsan özünde,doğasında,iyi ile kötü arasında bir sarkaç durumundadır.İyiyede yönelir kötüye de.İnsanı insan yapan en önemli değerlerin başında erdem gelir.Erdem ki, iyi ile kötü, güzel ile çirkin çatışmasından ,iyiden güzelden elde edilen kazançtır.

Erdemli insan,önce kendini türlü tutkulardan,kıskançlıklardan arındıran, insanlar arasında dostça, kardeşçe yaşama, saygıya sevgiye dayalı bir yaşama ortamında yetişen,kendini yetiştiren insandır.Erdem, bir istem, bir istenç işidir. Emerson’un dediği gibi “Erdemin tek armağanı yine erdemdir.Erdemin en büyüğü ise, sözünü tutmak,sözünün eri olmaktır.”

GENÇLİK

Gençlik,gelgeç bir dünya’da,gelgeç bir çağın,fizyolojik bir filizlenip yeşermenin adıdır.Gençlik,kaşla göz arasında uçup gider farkına varılmadan.Gençlik ki bir Fransız atasözünün dediği gibi “Şarapsız sarhoşluktur”.Bununla birlikte eğitimsiz gençlik kırıcı ve yıkıcıdır .”Barbar uluslar güçlerini gençlerden almaktadır.”diyen V.HUGO bunu açıkca ortaya koymuştur. Buna dayanarak bir gençlik toplumu olan milletimiz gençlerine gerekli ilgiyi göstermeli ,onlara güvenli bir gelecek ,çalışma ortamı sağlamak için her türlü fedakarlığı göstermelidir.Mutlu bir Türkiye ancak sağlam gençlik temelleri üzerine atılan bir yapıyla sağlanabilir.Gençlerimizi fikirsel,bedensel anlamda kullanmalı bu avantajımızı lehimize çevirmeliyiz.Kendi silahımızla kendimizi vuracak olursak hem ülkemiz hem de milletimiz çok zaman kaybeder ve üzülürüz.

GELİŞİ GÜZEL

İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar.İyi güzel de insanlar konuşarak da anlaşılmaz olurlar.Konuşmak güzel bir araçtır insanlar için.Tabiki kullanmasını bilene…Bu yüzden çoğu zaman anlaşmazlık aracı oluyor.Ağızdan çıkan söz alçak seste, yüksek seste olabiliyor.konuşmak bir sanattır insan için ,bir nimettir.Konuşma bir insanın kültür düzeyini anında açığa vuran belli eden bir olgudur.Konuşmak ne kadar gerekliyse bazı zamanlarda susmak o denli önemli oluyor.Her iki durumu da çok iyi kavramak gerekir.

KILIK KIYAFET

Her insan,kılık kıyafetiyle bir dış kişilik görüntüsü sunar çevresine içi boş ta olsa.Bir Fransız atasözü”Elbise kimseyi insan yapmaz”der.Her gün ayrı bir kılıkla görünmek ,görgüsüz çevrelerde insana etkin bir kişilik tafrası sağlar belkide,ama görgülü çevrelerde güldüren,dudak kıvırtan bir hal alır.Bunu derken bir insanın tabiki bir elbiseyi iki üç hafta giymesini kimse savunamaz ama bunun yanında aynı elbiseyi üç gün giydi diye kimsede insanlığından bir şey kaybetmez.Toplum bunu böyle kabullenebilse en azından belli bir kesim ,elbisenin insanı insan yapıyor gösteren esaretindende kurtulunmuş olur kanısındayım.

YAZAR OLMAK

Yazar olmanın en büyük başarısı düşünme yeteneği olan kişileri düşündürmesidir. Yazar,kendisiyle birlikte okurlarını da çeşitli konular üzerinde düşündürür.Her yazı bir düşünce birikimidir.Günün konuları üzerinde durmak,onları incelemek,derine inmek, yorumlamak ve anlamını duyurmak.ne yazık ki,yaşamda düşünecek yetenekte olup ta düşünme nedir bilmeyenler çoğunlukta.

YURT SEVGİSİ

Bir yazar diyor ki:”Yurt severliğin tek belgesi,andilini sevmek,onu yanlışsız, titizce kullanmaktır” diye. Bu düşünceye yürekten katılıyorum. İnsanlar arasında ilk ve son iletişim aracı olan dile gösterilen özen, elbette ki, o dilin doğup yeşerdiği toprağa, yani yurda duyulan bağlılığın kanıtıdır.

Evet,insan ,yurdunu tabanlarının altında götüremez başka yerlere .Ama ben , bir kaçma zorunluluğu olsa ,yurdumla birlikte ,yani Türkçemle kaçardımYurdum Türkçe olduğuna göre,dünyanın neresinde olursam olayım,yurdumu yanu türkçemi beraber taşırdım.Yurtseverlik deyince,akla gelen ilk şeyin anadiline saygı ve sevgi olduğuna göre,gelin dilin ,söz ustalığına.

ATATÜRK VE İLETİŞİM

Atatürk’ü,özel bir niteliği,tüm varlığına,kişiliğine damgasını vurmuş bir niteliği ile ele alırsak;bu nitelik “Mustafa Kemal”döneminde,belkide gençlik günlerinde belirip, zamanla olgunlaşa olgunlaşa,onun benliğinin vazgeçilmez bir parçası olmuştur.Bu nitelik ,iletişim kurma,her alanda ,gerek insanlar arasında,gerek siyasal kurumlar arasında iletişim kurma becerisidir.

Atatürk daha Kurtuluş Savaşı’nın eşiğinde,yurdun çeşitli ırk,inanç,gelenek görenek odaklarını gezip,Kurtuluş Savaşı’na ortak bir payanda sağlama yolunda büyük çaplı bir iletişim kurmaya çalışmıştır.Anadolu’da hacıyla hacı,hocayla hoca tutumuyla padişahlığa ve emperyalizme karşı savaşımda,kimlerin bu konuda destek olabileceklerini düşünmüş ve bu yolda kendine avantaj sağlamıştır.Bütün bu çabalar dile dayanan bir iletişim girişimiyle beslenmiş ve bu yoldan başarıya ulaşmıştır.Bu bakımdan Atatürk dile büyük önem vermiştir.

Türkiye’ye Arap Acem karması,halka yabancı uydurma bir dil yerine,Anadolu’da Yunus Emre’lerin,Pir Sultan Abdal’ların yaşattığı,halkla özdeşleşmiş arı duru Türkçeye sarılmada Atatürk öncülük etmiş ve bu yoldan iktidarla halk arasında sağlam bir iletişim kurmuştur.

Dil, bir ulusun kalbi, ruhu olur diyen Atatürk, onun sadeleşmesi yanında, kolayca yazılıp okunmasına da önem vermişve bu yolda latin harflerinin ben Kolayca yazılıp okunan Latin harflerinin kabulü, Türk insanının gerek birbiriyle, gerek yöneticileriyle yakın iletişim kurmasını sağlamış, kulluktan kurtulup yurttaşlığa kavuşmasını sağlamıştır.

Savaş Aldatmaları kitap Özeti 

Savaş Aldatmaları, bir deniz piyade subayı olan Mesut Günsev tarafından kaleme alınmış, tüm askeri personelin muharebenin sonucuna büyük etkisi olan savaş hileleri hakkında bilgi sahibi olmak arzusu konu edilmiştir.

Kitap; Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı sonrası, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve 1991 Körfez Savaşı olmak üzere altı bölümde ele alınmış ayrıca her bölüm cephelere ayrılmıştır.

Bir bütün olarak ele alındığında Savaş Aldatmaları’nı üç gurupta inceleyebiliriz;

1. Siyasi cephede yapılan aldatmalar.

2. Stratejik aldatmalar,

3. Taktik aldatmalar.

1. Siyasi Cephede Yapılan Aldatmalar:

Dünya harp tarihi birçok defa cephede kanla kazanılan zaferlerin masa başlarında yapılan aldatmalarla hezimete dönüştüğüne şahit olmuştur. Bunlardan bir tanesi 30 EKİM 1918 tarihinde Limni Adası’nın Mondros Limanı’ndaki Agamemnon zırhlısında imzalanan Mondros Mütarekesidir. İtilaf devletlerinin siyaset adamları, mütarekeyi imzaya gelen Osmanlı Heyeti’ne dış görünüşte, Osmanlı Devleti ve Türk Milleti’ni yok edici “kayıtsız şartsız teslim” hissini vermeyecek bir mütareke metni hazırlamak için yoğun çaba sarf etmişlerdir. Bunun neticesi olarak Mondros’a gitmiş olan heyet mütarekeyi imza ederken, boğazlar hariç olmak üzere Osmanlı ülkelerinden hal edilemeyeceğini ve mütareke tarihindeki ileri hatlarımızın “mütareke hattı” olarak kabul edileceğine inanarak aldanmışlardır. Oysa; mütarekenin en can alıcı noktası, 7’nci maddesinde yazılı olan, “Müttefikler, emniyetlerini tehdit edecek vaziyet zuhurunda, her hangi stratejik noktayı işgal hakkına haiz olacaktır.” Hükmüydü. Bu mütareke, imza atan heyeti tarihin kara sayfalarına kaydederken, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk komutasında vatanı uğruna can vermeye hazır Türk Milleti’nin, Kurtuluş Savaşı’na başlamasına sebep olmuştur.

2. Stratejik Aldatmalar:

Kelime anlamı ile; barışta ve savaşta milli siyaset ve harpte harekat alanı seviyesindeki askeri harekatları desteklemek maksadı ile yapılan aldatma türüdür. Dünya harp tarihinde binlerce defa uygulanan stratejik aldatmalar, özellikle düşmanı asıl taarruzun yeri ve kuvveti hakkında yanıltmışlardır. İkinci Dünya Savaşından bir örnek verecek olursak; Almanların Norveç çıkarmasından hemen önce yabancı askeri ateşeleri Siegfried hattında bir geziye davet ederek, dikkatleri Fransa Cephesi’ne çekmeleri’dir. Donanmalarına aşırı güvenen müttefikler, Norveç’in istila edileceğini akıllarına bile getirmemişler, bu durum onlar için sürpriz olmuştur.

3. Taktik Aldatmalar:

Muharebe sahasında en fazla karşılaşılan aldatma türüdür. Bugüne kadar karşılaşılan ve ileride karşılaşılması kuvvetle muhtemel bazı taktik aldatma türleri şunlardır;

a. Asıllarının tıpatıp benzeri sahte silah, araç ve gereç maketleri,

b. Telsiz aldatmaları,

c. Sahte, radyo ve televizyon yayınları,

ç. Düşmanın eline geçmesi için hazırlanmış sahte mesaj emirleri ve dökümanlar,

d. Hiçbir gizleme olmadan yapılan birlik yer değiştirme hareketleri,

e. Sahte mevziler,

f. Beyaz bayrak hilesi,

g. Karşı tarafın üniformasının giyinilmesi

Bu örnekler komutanın ileri görüşü ve yaratıcılık ruhu ile doğrudan orantılı olup muharebenin mukadderatında büyük rol oynar.

Sonuç olarak Kitabın ana fikrini bir cümleyle özetlemek mümkündür. Muharebe sahasında kazanmak için her yol mübahtır. Düşmanın aldatmasına aldanma, onu aldatabilmek için elinden gelen herşeyi yap.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Fillerin Şarkısı kitap özeti 

Olay Zimbabwe’ de geçmektedir. Daniel Armstrong Afrika Ekolojisi konusunda önemli bir uzmandır. Aslen İngilizdir. Chiwewe Ulusal Parkı’nda yıllarca çalışmış, o dönemlerde de yanında, iz sürücü olarak çalışan siyahi Johnny Nzou’yu da yetiştirmiş hatta yıllar sonra Fen Fakültesini de bitirmesini sağlayarak Ulusal Parkı Müdürlüğü görevini üstlenmesinde de önemli bir rolü olmuştur. Daniel Afrika ekolojisi ve fillerle ilgili bir araştırma yapmak amacıyla Chiwewe Ulusal Parkına gelir. Dr. Daniel Ulusal parkı içindeki depolarda istiflenmiş binlerce dolarlı fil dişlerini görür. Ulusal Parkı müdürü olan Johnny’ de bir filin günde 1 ton bitki yediğini, Ulusal park sınırları içerisinde de çok sayıda koruma altında hızla üreyen fil bulunduğunu eğer önlem alınmaz ise buranın bir çöle dönüşeceğini bu yüzden kontrollü bir şekilde zaman zaman Ulusal park görevlilerince “açıklama” tabiredilen avların yapıldığını, depolardaki fil dişlerinin de bir kısmının bunlar, bir kısmının da kaçak avcıların elinden alınanlar olduğunu anlatır. Özellikle yasaklanmış ve Ulusal parkça damgalanmış bu fil dişleri kaçak yoldan avlananlara göre uluslararası piyasada daha fazla itibar görmekte ve çok daha değerli bulunmaktadır. Kazanılan para Ulusal park içindeki diğer hayvanlar için harcanmaktadır. Ama yine de bu büyük bir ranttır.

Ning Cheng Gong Tayvan – Çin Cumhuriyetinin harare elçisidir. Zengin, nüfuslu ama karanlık işlerle uğraşan Çinli bir ailenin üç oğlundan biridir. Babası yeni bir iş için bir veliaht seçmek istemektedir. Cheng’ de babasının gözüne girmek amacıyla kirli işlere girmekten çekinmeyen bu uğurda adam bile öldürebilecek hırsa sahip bir kişidir. Kendini doğa aşığı bir kişi gibi gösterip Ulusal parkın Müdürü Johnny ile arkadaşlık kurmayı başarmıştır. Asıl amacı Ulusal park depolarını soyma ve fil dişlerini babasına ulaştırıp, veliahtı konumuna gelmektir. Ancak, Dr. Daniel Armstrong’ la da tanıştıktan sonra kendisine sorun çıkaracağı endişesiyle bundan rahatsızlık duymuştur.

Cheng, Ulusal parka yakın bir kabileyle diyaloga geçerek reislerini para ile kandırmayı başarır. Sonucu tam bir katliamda olsa, plan gereği Ulusal parka saldırılacak, herkes öldürülecek, fil dişleri kabileden olup da bu parkta çalışan iki şoförün de desteğiyle oradan alınıp uzaklaştırılacaktır. Ancak bunu yaparken kimsenin sağ bırakılmaması gerekmektedir. Plan uygulanır. Park Müdürü ve ailesi olmak üzere herkes öldürülür ancak Johnny Nzou ölmeden önce bu işi Cheng’ in yaptığına dair bir kağıt parçası bırakmayı başarır. Daniel Armstrong 6 ipucu değerlendirip, olayın Cheng’in yaptığını anlasa da ispatlayamaz. Konu vahşilerce fil dişi kaçakçılığı için yapılmış bir iş olarak gösterilip kapatılmıştır.

Chetti Singh Komandit Şirketi Malavi’de konuşlanmış, Cheng’ in karanlık işlerini takibinde kullandığı paravan bir şirkettir. Chiwewe Ulusal parkından çalınan fil dişleri de Cheng tarafından Malavi ye getirilir. Dr. Armstrong da fil dişlerinin izlerini sürerek buraya gelir. Burada Cheng in yardımcısı ve şirketin yöneticisi olan Singh tarafından kayıp fil dişlerinin yerini ortaya çıkardığını ve çok şey bildiğinden balnisle öldürülmek istenir, fakat yaralı olarak kurtulur. Daniel Armstrong İngiltere’ye döner ve Ulusal parkta çektiği olağan üstü güzellikteki televizyon çekimlerinden büyük para ve ün kazanır.

Afrika da Ubomo isimli bir ülke vardır ve eski bir İngiliz sömürgesidir. Ülkede darbe olacağı haberi gelir ve yöneticiler uyarıldıysalar da ülkede darbe olur. Artık yeni başkan Albay Ephrem Taffari‘ dir.

Sir Peter Tug Harrison İngiltere’deki Boos Şirketinin sahibidir. Yakından ilgilendiği Ubomo isimli ülkenin uluslar arası prestijinin artması maksadıyla orada bir takım çekimler yapılmasını ister ve bu görevi de en iyi şekilde yapacağına inandığı Dr. Daniel Armstrong’ a verir. Sir Harrson Dr. Armstrok la beraber çalışması için de Bonny Mahen isimli bir kadını da görevlendirir. Bonny Mahan şık ve hafif bir kadındır.

Cheng fildişi kaçakçılık olayından sonra şirketin başkan yardımcılığına getirilmiş, Ubomo isimli ülkede arsenikle platin arama işine başlamıştır. Bu konuda da en büyük desteği Albay Taffari dir.Birde görünmeyen ortak ardır ki bu da bir Harrisan dan başkası değildir.

Dr. Armstrong ve Bonny Mahon Ubomo isimli ülkeye giderler ve çalışmalarına başlamışlardır. Başlangıçta kendilerine çok yardımcı olduğunu sandıkları Albay Taffari nin gerçek yüzünü anlamakta gecikmezler. Halka yapılan eziyetleri gizlice kameraya çekip. İngiliz Büyük Elçisine ulaştırırlar. Bu arada Bonny ile Taffari Arasında bir özel bir yakınlık başlamıştır. Dr. Armstrong un çektiği video görüntülerinden Taffariye bahseder. Taffari de Dr. Armstrong un gizlice öldürülmesi emrini verir. Armstrong büyük bir şans eseri yaralı olarak kurtulur. Ama Cheng ve Taffari onun öldüğü haberini alıp rahatlar. Armstrong eski devrik başkan Omeru ve yasa dışı işlere bayrak açmış Kelly Kinear ın yanındadır.

Başkan Taffari Bonny den üzerinde baskı kurarak İngiliz Büyük Elçisinden gizlice çekilmiş kaseti geri almak ister ve bunu başarır. Akabinde Cheng Bonny i ortadan kaldırır.

Daniel Armstong, Başkan Tafari ve Cheng ‘in diğer kabilelere yaptıkları zulmü ve insanlık dışı kampları filme almayı başarır. Filmi İngiltere ye götürerek orada Harrison’la görüşür. Ona eğer Ubamo da karşı darbe için kendisine destek vermezse bu film yüzünden bütün servetini kaybedeceğini söyler. Oda kabul eder. Silahlar temin edilir. Karşı darbe için adamlar eğitilir. Darbe gerçekleşir Taffry ve Cheng kendi yarattıkları “ lağım çukurunda “ feci şekilde can verirler.

Sonuç olarak hırslarıyla insani değerleri hiçe sayarak. Dünya nimetlerine haksızlıklar içinde sahip olmak isteyenler, bir gün kendi pislikleri içinde boğulmaya mahkum olurlar.